İstanbul hava durumu °C
07-10-2016 14:53 Kategori: MEDYA

YÖN Radyoya sahip çıkıyoruz

YÖN Radyoya sahip çıkıyoruz
  • Facebook Paylaş
  • Yorum Yaz

"ÖN’ümüze, yolumuza sahip çıkmalı, o mavi enginliğe ışık saçan yıldızlarımızın karartılmasına izin vermemeliyiz. Buna yetecek gücümüz mü elbet var."

Aydın Tonga

Nazım bir şiirinde şöyle seslenir Türküler için: 

İnsanların türküleri kendilerinden güzel,
Kendilerinden umutlu, 
Kendilerinden kederli, 
Daha uzun ömürlü kendilerinden. 
Sevdim insanlardan çok türkülerini. 

Nazım, türküler için böyle der zira, sese bürünmeden notaya konuk olmadan önce, türküde yer alan her bir dize, evvel halkın içinde, evinde, yokluğunda, göz yaşında, hasretinde ağıt olur, ses olur, söz olur. Misal gurbet bir başka işlenir hasret çeken yüreklerde; alacakaranlık olur, sessizlik, kendine yer bulamayan bir tenhalık olur. Sürgün, savaş, ölüm misal; yangın olur, dinmek bilmeyen bir sızı, kabuk bağlamayan bir yara olur. Öyle olduğu için belki, insanların türküleri kendilerinden güzel olur.

“Ne zaman bir köy türküsü duysam, Şairliğimden utanırım” derken Bedri Rahmi, türküler kadar içten olamayacağını onlar kadar gerçeğe dokunamayacağını söyler bize. Şaire ait şu dizeler O’nun meramını daha iyi anlatır sanki;

“ Memleket ahvalini onlardan sor 
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen'i 
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni... 
Ben türkülerden aldım haberi. “

    
Öyledir, tarih boyunca yüreğimizdeki bam telini kıpırdatan en güçlü seslerden olmuştur türküler. Tıpkı insana dokunan şiir gibi, öykü gibi, kalbi hiç eksik olmayan yazılar gibi. Hal böyle olunca türküler halkın yüzü, vekili; derdini tasasını anlatan dili olmuş ve o dil çağ tanımaksızın halkın sesine dönüşmüştür.

Ne yazık ki bugünlerde o seslerin çoğu susturulmaya, sindirilmeye çalışılıyor. YÖN Radyo bu seslerden biri işte. Askerde, mahpusta, sılada, sürgünde kısaca hayatımızın her yerinde konuk ettiğimiz; dile kolay 23 yıldır bizimle olan bir sesten bahsediyoruz. Tarih olan, şiir olan, sanat,  edebiyat, haber olan ve bütün bunların yanında Türkü yanını en önde tutan, türkülerle var olan YÖN Radyo kapatılmak isteniyor. Halka, hakka, ilmek ilmek dokunan söze, sözlere ses olan ozanlara rağmen kapatılıyor. Oysa türküler susarsa aşk susar, umut susar, sevda, özlem sözünü kaybeder; hele acılar, hele yokluklar lal olur konuşacak dil bulamaz.

Her bir dizesiyle yüreğimize selam gönderen Şükrü Erbaş ayrılığı “Türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak” olarak tarif eder. Elimizden alınırsa türkülerimiz ayrılık olur işte, üşür kalbimiz, aklımız sahipsiz kalır ve en katlanılmazı büyük bir kötülük olur bu.

Mühür Gözlüm, Zahidem, Gönül Dağı, Neredesin Sen ve daha nice türküsüyle gönlümüzün kadim dostlarından biri olan Neşet Ertaş, olmasaydı diyelim; radyolar, ekranlar yer vermeseydi bu büyük ozana, gazeteler sayfasını açmasaydı, ozan bu kadar üretken olur muydu? Yaşar Kemal’in deyişiyle “bozkırın tezenesi” çöle bir vaha, yoksula bir omuz, garibe bir ses olur muydu? Kitaplarının içinde kimi zaman bir çocuk, kimi zaman bir seyyah çoğu zaman da bir masal kahramanı gibi kendimizi bulduğumuz Hasan Ali Toptaş İzmir şiir günlerinde ozanla karşılaşma halini şöyle anlatır: “İğne atsan yere düşmez bir kalabalığın arasından geçerek, alkışlar eşliğinde salona girdi Neşet Ertaş. Gövdesinde sadece kendi ağırlığını değil, aynı zamanda Pir Sultan Abdal’ın, Karacaoğlan’m, Emrah’ın, Dadaloğlu’nun ve Âşık Veysel’in de ağırlığını taşıyormuş gibiydi o sırada. Duruşu, bildiğimiz “sahne duruşlarından fersah fersah uzaktı bu yüzden. Hatta, bu duruş ilk bakışta insana 1960’h yılların duruşlarını hatırlatsa da, onlardan çok daha eski ve çok daha yaşlıydı. İçinde, dünya malını elinin tersiyle bir kenara iterek varlığını insan sevgisinin üzerine inşa eden uçsuz bucaksız bir aşiretin allı yeşilli renkleri ve sesleri vardı sanki. Dahası, özünde “Az ye, az uyu, az konuş” düsturunu taşıyan binlerce yıllık bir kültürün türkülere bohçalanmış derin acıları, bozlaklara yatırılmış geniş sessizlikleri vardı.”

 Neşet Ertaş’da vücut bulan o geleneği, duruşu, değerleri ortaya çıkaran, onu şiirle, hüzünle umutla besleyen türkünün dili, samimiyeti ve gerçekliğidir işte. Türküleri susturmak aynı zamanda o değerleri; bilgeliği, uygarlığın engin birikimini, kitapları susturmaktır. Türküleri susturmak Karacaoğlan’ı, Dadaloğlu’nu, Pir Sultan Abdal’ı, Aşık Ömer’i, Kaygusuz Abdal’ı susturmaktır. Çünkü Adan Yücel dediği gibi “Ölümlere karşı türkülerle durmuşuz” biz, türkülerle uzanmışız, onlarla bağ kurmuşuz geçmişe; bugün yitirdiğimiz değerlerin çoğu biraz da o bağı güçlü tutmayışımızdan ileri gelmiyor mu zaten? YÖN onun için sadece bir radyo değil, geçmiş ile bugünü, bugün ile yarını birbirine bağlayacak bir köprüdür; yoldur, izdir.
    
O izde karşımıza çıkanlardan biri de ozan Mahzuni Şerif’tir. Türkülerin büyük seslerinden biridir Mahzuni. Bağlamasına ışık saçan, ona kılavuzluk eden sözlerini hep özenle seçmiştir Aşık. Teli kötülüğe vurmaz onun; teli haksızlığa, zulme, baskıya karşı adaletin, özgürlüğün sözü olur. Kale olur, mevzi olur, zırh olur. Ama aşık bu feryadını, isyanını yaşanmışlıktan, yaşatılanlardan alır; yoksa Mahzuni dosttur, sevdadır, aşktır. Bakın bir türküsünde bu hali nasıl yaşatır bize: 

 “Mahzuni' yim dolaştım da deli oldum
Muhabbet bağında bir bülbül oldum
Bir kenardan bakışına kül oldum
Anladım cihanı yakar
Gözlerin yar”

 YÖN’ümüzü kaybedersek yahut Mahzuni’ye, Kul Himmet’e, Virani’ye varan o yolu ortadan kaldırırlarsa, sadece bir tarihi değil, belleğimizi ve benliğimizi de kaybederiz. YÖN Radyo hiç kuşku yok ki, o belleğe, benliğe sahip çıkan, kucak açan mevzilerden biridir; öyle de kalmalıdır. Çabamız, desteğimiz, kavgamızı bunun içindir; ve dahi kendimiz ve geleceğimiz için. 
    
Sözü noktalarken bir noktanın altını önemle çizelim ki, YÖN Radyo'yu kör bir karanlığa hapseden anlayışa o anlayışa arka çıkan zihniyete elbet şiddetle karşı çıkacağız. Bu tarihin bize verdiği bir görev, sorumluluk ve yüktür aynı zamanda. İnsanlığın ilerici birikimi dünden bugüne kolay gelmedi, elbet yarına da kolay taşınmayacaktır. Onun için YÖN’ümüze, yolumuza sahip çıkmalı, o mavi enginliğe ışık saçan yıldızlarımızın karartılmasına izin vermemeliyiz.  Buna yetecek gücümüz mü elbet var. 

Bak ne diyor Hasan Hüseyin Korkmazgil;

 “..Üretensin yaratansın yürütensin dağları
bakma öyle kilit kilit duvar duvar
yetsin artık bu susku
bıçak kemikte
anasın boynun bükük babasın kolun kırık
oğullar kan içinde
kaldır artık başını
«kalsın benim dâvam dîvana kalsın» demiş ozan
o dîvan sensin artık
bıçak kemikte..”

KAYNAK: ABC GAZETESİ



Bu haber 368 defa okunmuştur.
HABERE YORUM YAZIN



FACEBOOK YORUM


DİĞER MEDYA HABERLERİ

Warning: file_get_contents(https://graph.facebook.com/onemsoft): failed to open stream: HTTP request failed! HTTP/1.1 403 Forbidden in /home/akdenizgazete/public_html/include/right-block-one.php on line 28
gazete manşetleri
ANKETİMİZE KATILIN

Erken Seçimde oyunuzu hangi partiye vereceksiniz?

2.3%

27.1%

36.1%

7.5%

18%

3%

6%

counter create hit